Yaşama Uğraşı

13 Ağustos 2022 Cumartesi

Hasan Hüseyin Korkmazgil / Akarsuya Bırakılan Mektup

Ağustos 13, 2022 0
Hasan Hüseyin Korkmazgil / Akarsuya Bırakılan Mektup



Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç
Ağaçlar bükmesinler n'olursun boyunlarını
Neden akşam oluyorum tren kalkınca
Kırlangıçlar birdenbire çekip gidince
Mendiller sallanınca neden tıkanıyorum
Öyle çok acımasız ki, öyle birdenbire ki
Az önceki çiçekler nasıl da diken diken
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.

O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.

10 Ağustos 2022 Çarşamba

Arkadaş Zekai Özger’i seviniz

Ağustos 10, 2022 0
Arkadaş Zekai Özger’i seviniz









Bir Arkadaş. Ankara’nın Meşrutiyet Caddesi’nde ölü bulunmuş bir şair. Henüz 25 yaşında erken ölen ve mintanıyla gömülen sakalsız bir oğlan. Ölümünden bir süre önce kaldığı SBF yurdu polis ve faşistler eşliğinde basılmış (erken ölümünün baskında yediği dayaklardan olduğu söyleniyor), o baskında faşistler tarafından arkadaşları ile birlikte feci şekilde dövülmüş. Yetmemiş, gözaltına alınmış ve polislerden de yemiş dayağını. Vurmuşlar, çok kötü vurmuşlar. Aşina olduğumuz şeyler ya bunlar, duyunca seviyoruz böyle insanları.  “ooo Arkadaş da bizdenmiş.” Hayır arkadaşlar, Arkadaş tam olarak bizden değil aslında. O sadece sakalsız bir oğlan. “Devrimci” değil (bizim literatüre göre). Arkadaş erkek değil. Devrimci olmanın erkekliğine batıp çıkmamış, erkekliğin gerekliliklerini yerine getirmemiş bir şair. “Bir gün elbette Zeki Müren’i seviceksiniz” demişti şiirinde ve evet Arkadaş eşcinsel bir şair.

Bu şiirinden sonra “devrimci” çevresindeki dostları Arkadaş’a bir ‘tuhaf’ bakmaya başladıklarını söylüyorlar. Arkadaş’ın eşcinsel olduğu alenen ortadaydı artık. “Normal” olmayana normal bakılır mıydı hiç? Tabii ki hayır! Biz kendi erkekliğimizi normalleştirmekle meşgulüzdür çoğu zaman: Ben böyle yetiştirildim canım ya!

 

“merhaba canım

siz inanmayın bir gün değişir elbet

güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü

 

Ne var ki erkekliği bu kadar ‘normal’leştirenlere inat, bağıra çağıra söylemiş Arkadaş bunu şiirlerinde. Güneşe ve penise tapan rüzgârın yönünün değişeceğini. Büyük bir umutla, bizlerinde inanmasını bekleyerek. Erkekliğin ne işe yaradığını da sorar bir şiirinde.

Sahi ne işe yarar erkeklik?

‘Devrimciliğimize’ zeval gelmesin!

“vurdular, kötü vurdular

ne savaş kuralları

ne insanlık onuru

kara tarihlerinin

iğrenç bir zaferini daha gövdemize kazdılar

gayrı bu kazıyla büyüyecek gövdelerimiz

biliyerek bilincimizin öfkeli keskinliğini”

Adak şiirinden bir alıntı bu yazılanlar. Arkadaş için “kendi ölümüne sebep olan olayı yazan şair” denir. Arkadaş bu şiiri, yazının başında bahsettiğim ve ölümüne neden olan yurt baskını için yazmış. Ne kadar da devrimci bir şiir. Aynen öyle dostları da aynı tepkiyi vermişler bu şiirden sonra; Hah! Şimdi oldu Arkadaş. Ne demek o öyle merhaba canım“Zeki Müren’i seviniz” falan. Aman “devrimciliğimize” zeval gelmesin!

Kitabı için “ne zaman yayımlarsam yayımlayayım adı ‘sakalsız bir oğlanın tragedyası’ olacak” demişti. Ne var ki arkadaşı Sevdadır demeyi uygun görmüş, bizim sakalsız oğlanın tragedyasına. Nedeni ise Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyasını Arkadaş’a yakıştıramamasıdır. Devrimci dediğin erkek olur çünkü, eee erkeğin de sakallı olması gerektiğine göre nasıl yapalım?

Peki, bu yakıştıramamalar, “ayıp” devrimci çevrede iyi karşılanmazlar, Arkadaş’ın inkâr edilmesi değil de nedir? Neyse Arkadaş demiş ya zaten:

al işte sana böyle yüze böyle güz
demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda
bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim
ben ettim siz etmeyin sakal veririm size
iğne iplik elimde bıyık dikerim size

Ve evet ben de az konuşan çok yorulan biriyim. O yüzden diyeceğim şu ki:

Arkadaş Zekai Özger’i seviniz. Bir gün hepiniz Arkadaş Zekai Özger’i seveceksiniz.

Gözde Hayırlı Çalık / Pazarcı Cemal'in Yeri

Ağustos 10, 2022 0
Gözde Hayırlı Çalık / Pazarcı Cemal'in Yeri

             


 Askerden döndükten sonra birkaç yıl pazarcılık yaptı Cemal. Soğuk ve yağmurlu günleri saymazsa işinden de memnundu. Ama istediği kızın ailesi pek hoşnut olmayınca farklı bir meslek arayışına girdi. Kul sıkışınca yetişirmiş Hızır. Kasaba meydanındaki Manav İsmail dükkânı devredecek diye bir haber çalındı kulağına. Üç kızını da evlendirdi İsmail. Dükkânı kiraya verip köye dönecek dediler. Adamın yanına bir çay içmeye uğrarım, hem de sorarım nedir istediği diye gittiği gün tokalaştılar.

“Bak aslanım. Herkes bir dükkân tutunca oldubitti sanır bu işleri. Tamam, iyi bir yer bulmak en önemlisi ama bir de alt yapısı var bu işin.” dedi Manav İsmail kutlama çaylarını içerken.

“Merak etme sen İsmail amca. Halde herkesi tanırım. Meyvenin tazesinden, hormonlusundan anlarım,” diye heyecanla araya girdi Cemal.

“O dediklerin dükkânı tutmaktan da kolay be oğlum. En tatlı karpuzu aldın, en sulu limonu seçtin diyelim;  elin kolun da tutuyor elbet, dizdin hepsini tezgâha, parlattın domatesleri, ıslattın marulları. Eee… Sonra?”

Huzursuz kıpırdandı Cemal oturduğu yerde. Birazdan süpermarketlere bağlar konuyu. Ulan sanki kasabayı küresel güçler ele geçirmiş, dört duvarı sekiz rafı olan bir market açıldı diye tüm esnaf ağlıyor. Hepsinin ağzında sakız! Artık kimse eti kasaptan, sebzeyi manavdan almazmış. Adamlar paketlenmiş ekmek bile satıyormuş. Senin beşe verdiğini onlar üçe veriyormuş. Mevsimi olmayan meyveleri bile bulup getiriyormuş.

Cebinden çıkardığı paketi önce Cemal’e uzattı.

“Sağ ol amca kullanmıyorum,” 

 Yaktığı Uzun Samsun’dan bir nefes aldıktan sonra kaldığı yerden devam etti İsmail.

“Tanıyacaksın oğlum. Müşterinin nabzını tutacaksın!”

“ Eee, biz de onu yapıyoruz ya İsmail amca. Pazarcı adam bilmez mi müşterinin nabzını…” dedi kendine güvenen bir sesle Cemal. 

“ Bilir. Bilir elbet. Bilmez mi! Ama pazarla manavın müşterisi başka be aslanım! Asıl bunu bilir mi?”

Keyfinin kaçtığını belli etmemeye çalıştı Cemal.

“ Haklısın İsmail amca.” 

İlla büyüklük taslayacak. Nesi varmış pazarcılığın, çok şükür namerde el açmadık ya. Yağmur, kar demedik, her hafta it gibi çalıştık. Dükkân tuttuk diye geldiğimiz yeri de unutacak değiliz. İlk iş manavın tabelasını değiştireceğim. Bunun iki katı bir tabela en havalısından… Renk renk harflerle “PAZARCI CEMAL’İN YERİ” yazdırmayanın yüzüne tükürsünler. 

“Haklıyım elbet, haklıyım da. Neden haklıyım hele sen onu söyle.”

“…”

“Bak aslanım. Dükkânı tuttun. Malı aldın yığdın. Eee sonra… Kimse gelmezse? Bir gelen bir daha gelmezse… Gelip sorup sorup giderse… Eee ondan sonra? Sen gel dinle İsmail amcanı. Bak ben ne anlatacağım sana. Önce gelenin ayağını bağlayacaksın dükkâna. Nasıl atacağım düğümü dersen. Tanıyacaksın. Tanımadığı şeye bağlanır mı insan? Sen onları tanıyacaksın, onlar seni tanıyacak.” 

Dibine geldiği sigarasını yere atıp ayakkabısının burnu ile ezdi. 

 “Bak şu karşı kaldırımdan geçen Dul Emine. Her hafta gelir bir sap sarımsak, bir kilo patlıcan, yarım kilo sivri biber alır. Domatesi mevsimi ise alır yoksa konserve kullanır. Kocasının en sevdiği yemekmiş patlıcan musakka, her hafta yapar mutlaka. Bak bizim berber Rüstem’i bilirsin sen. On senedir çocuğu olmaz. Doktorlar tiroidi var demiş avradına. Üç güne bir gelir, bir demet dereotu alır. Sabahları aç karnına yesin, iyi gelir demişler ona. Sen üç güne bir ayıracaksın dereotunu ama o sormadan vermeyeceksin. Bir kusur görür kendinde, yüksünür sonra. Tanıyacaksın aslanım. Tanıyacaksın ki kimin ne derdi var, kim neye ihtiyaç duyar anlayacaksın. Muzu çok getirmeyeceksin mesela. Bileceksin bir kaymakamın hanımı alır her hafta, bir de cumartesileri gelen oynak Fatma. Onlara yetecek kadar getireceksin. Fatma’nın gelişini sokağın başında ayakkabı tıkırtısını duyunca anlayacaksın. Kaymakamın hanımını boynundaki ipek eşarbından, yılan derisi cüzdanından tanıyacaksın. Tanıyacaksın ki kime nasıl konuşulur, kime ne satılır anlayacaksın. Bak Komünist Recep uğrar ara sıra; patates, soğandan başka bir şey almaz. Onun torbasına bu da bizden olsun diye bir elma koyacaksın mesela. Bilsin senin dayanışmadan yana olduğunu. Bilsin ki konuşmasın hakkında orada burada. Bekçi Hüsnü geldi mi onun torbasına iki elma koyacaksın. Koyacaksın ki bilsin senin kesenin ağzının açık olduğunu, kollasın dükkânını yokluğunda. Zabıta Fehmi Bey geldi mi elmanın yanına iki de muz koyacaksın mutlaka. Koyacaksın ki o daha iyi bilsin senin kesenin ağzını.”

Yorulmuş gibi soluklandı ihtiyar İsmail. Cemal bir çay daha söyleyecekken kalktı yerinden.  Ceketinin iç cebinden çıkardığı anahtarı ona uzattı.

“Hadi hayırlı olsun Cemal’im”

Adamın ani kalkışı Cemal’de bir mahcubiyet yarattı. Çok mu belli ettik ya adama sıkıldığımızı. 

“Birer çay daha içseydik İsmail amca.”

“Ziyade olsun aslanım yine uğrarım yanına.”

“Oturuyorduk ne güzel. Otur biraz daha Allah aşkına. Şu kahvenin önündeki adamı da anlatsana… Oturduğumuzdan beri bakıyor bu tarafa.”

“Lüzumsuz Kazım deriz ona,” dedi ihtiyar bıyık altından gülerek. “ Yanına gelir konuşursa onu kendin tanırsın zaten …” 

Tam arkasını dönüp gidecekken geri döndü. Yere eğilip az önce söndürdüğü izmariti alıp dükkân kapısındaki çöp kutusuna attı. 

“Dükkânın önünü de temiz bırakmak gerek tabii. Aslan yatağından belli olur Cemal’im” dedi gülerek.

 Pazarcı Cemal’in Yeri’ne ilk açıldığı hafta kimse gelmedi. İkinci hafta ilk gelen önceden de tanıdığı berber Rüstem’di. Cemal tezgâhtan bir sap dereotu aldığı sırada eline, Rüstem bir kilo yeşil erik istedi. Bu mevsimde zor bulunur diyecekken, adam karısının aş erdiğini söyleyip dereotu almadan gitti. Aynı haftanın cumartesi günü tezgâha gelen gençten bir kadın bir kilo muz istedi. Kadının işveli sesinden Oynak Fatma olduğu düşüncesine kapılan Cemal poşeti uzatırken özellikle eline değdi. Kadın diğer elindeki yılan derisi cüzdanı kafasına indirdiğinde kendine geldi. Hakkında orada burada konuşmuş olacak ki dükkâna yaşlıdan bir kadın dışında başka kadın müşteri gelmedi. Yaşlı kadın patlıcan, biber ve sarımsak siparişini verince Cemal yaptı jestini. Poşetin içine bir tane de elma attı. 

“ Musakkanın üstüne iyi gider. Afiyet olsun bey amcaya!” dedi.

Uzattığı poşeti almadan ağlayarak uzaklaşan kadının tavrına bir anlam veremedi o gün. Neyse ki onun arkasından gelen Bekçi Hüsnü’den Dul Emine’nin kocasının birkaç yıl önce elma yerken kabuğu boğazında kaldığı için öldüğünü öğrendi. Duyduklarından fazla etkilenmiş olacak ki Bekçi Hüsnü’nün torbasını ikramsız verdi. Kesenin ağzından pek memnun kalmayan bekçi belli ki üstlerine durumu rapor etti. Birkaç gün sonra dükkâna gelen Zabıta Fehmi sebepsiz yere Cemal’e yüklü bir para cezası kesti. Zabıtaya ödediği parayı gören Komünist Recep durumu yanlış yorumlamış olacak ki Pazarcı Cemal’in tabelasının altına ‘Yardakçı Cemal’ yazdı bir gece vakti. 

Yardakçı Cemal’in manavına uzun süre kimse gelip gitmedi.  Bir cuma günü dükkânın önünde otururken gördü Cemal karşı kaldırımda kendini izleyen adamı. Yüzü tanıdık gibi geldi ama hatırlayamadı nerede gördüğünü. Cemal’in bakışından cesaret alan adam yanına geldi. 

“ Kolay gelsin hemşerim. Bir sorum olacaktı sana.” diye söze girdi. 

Soru sormaya da gelse gelmiş kapıma diye düşündü Cemal sevindi.

“ Buyur ağabey,”

“ Nanoteknoloji nedir bilir misin?”

“ Nasıl ağabey?”

“ Nanoteknoloji diyorum. Nanoteknoloji nedir bilir misin?”

“ Af buyur vallahi bilemedim.”

“ Bilmesen de olur zaten ben de bilmiyorum” dedi adam gülerek. 

Dönüp karşı kaldırıma geçeceği sırada seslendi Cemal arkasından;

“ Kazım ağabey! Kazım değil mi adın?  Vallahi tanıdım seni!  Buyur bir çayımı iç.”


7 Ağustos 2022 Pazar

İbrahim Tekpınar / Reno'nun Arkasından

Ağustos 07, 2022 0
İbrahim Tekpınar / Reno'nun Arkasından


Arkası top Reno’nun , pencereleri tozdan katman katman kir tutmuş. Camında silik suretler var.

Kafası, gözü yamulmuş hepsinin. Kimisinin kocaman cüssesi minnacık görünmeye başlıyor. Yassılaşıyor yakına gelince. Ucube bir film seti gibi sokak, her şey arklardan akıp giden sular gibi akıp gidiyor. Kir akmayan bir şey toz da, camdaki tozu görünce kalbimdeki muzır gümbürtünün farkına vardım. Reno’nun arka camına “beni yıka” yazmaya başladım. İşaret parmağım, soğuk camda kavis çizerek kayıyor, toz zerreciklerini camdan söküp alıyor. Ojesiz tırnağımın sivri kısmının değdiğini hissediyorum. Tırnaklarımı eskisi gibi uzatamıyorum. Yine de uzun ve sivri kenarları değiyor. Gıcırdamasa bari! İki nokta ve kapalı parantezle gülücük yapıyorum. Kimselere belli etmeden, Karacadağ’ın koynundan kopan siyah, sert taşlara basa basa eve gidiyorum. Eve girene kadar dudaklarımdaki tebessümü sakladım. Evin demirden yeşil kapısına anahtarı sokup, kapıyı ardımdan örtünce güldüm. Postacı Şükrü Amca mahalleyi yine sular altında bırakır. Bazen mahalleyi tufana uğramışçasına sular altında bırakıp, sabunlu suyla arabasını yıkamasını hayretle izliyorum. Ben bile böyle evi silip süpürmüyorum. Evden fırça alıp, sabunlu suyla Reno’yu özenle yıkar. Kullanılmayan konfeksiyon dikimi gömleklerden birini paçavraya çevirir arabanın aynalarını ve camlarını siler. Islak kalmış yerleri durular. Sabahın erken saatlerinde postaneye giderken, sabun kokan Reno’ya binip işe gider. Şaşmaz. Sokak sabun kokar. Çarşıdaki postanenin yan tarafındaki parka bırakır. Sokaklara meşhur postacı çantasıyla çıkar. Çantası çingene bohçası gibi her daim doludur. Üniversite talebelerinin heyecanla beklediği üniversite sonuçları, asker mektupları, celpler, tebligatlar, mahkeme tutanakları, daha envai çeşit kâğıt vardır çantasında. Onu en son bizim evde abimin üniversite sınav sonuçlarını getirip, kazandığını söylemesiyle evdeki şenlik havasında göbeğiyle Adıyaman halısına bağdaş kurup gülmesiyle anımsıyorum. Babamın arkadaşıydı aynı zamanda komşumuz ama pek fazla gülerken ve kalabalıkların arasına karışırken görmemiştim. Kıvır kıvır saçları, göbeği ve kollarına eşinden fazla aldığı sazıyla onu görünce de şaşırmıştım. Bayram sabahı sokaktaki tüm evleri ziyaret ederdik. Onların evinde ilk sazı görmüştüm. Çaldığını da bir kere duyup akşam üstü yemek götürünce onu o halde görmüştüm. İnsanların evlerden içeri bambaşka halleri varmış. Bambaşka sesleri bile oluyormuş. Yemek tabağını boş çevirmemek için mutfağa giden eşi Seyran teyzeyi bekliyordum. Beni görünce gözleriyle selam verir gibi bakmıştı. Çalmaya devam etti. Elimdeki tabağı dökmeden eve gittim. Babama postacı Şükrü amca türkü söylüyordu dedim. Çünkü; söylediklerini unuttum. Alevi deyişi dedi sadece, deyiş ne bilmiyorum. Annemin de bazen öyle olur. Söylenir, bazen söylerken ağlar.  Misafirliğe onlara gittiğimiz bir gün oğlu Ali’ye sordum. Ruken biliyor musun? dedi. Amcam babama saz çalmayı öğretmiş, Maraş’ta öldürülmüş. Babam ne zaman çalsa ağlar. Haydar amcamı çok severmiş ve öldüğü için buraya tayin istedi ve buraya taşındık. O günden sonra Postacı Şükrü amcanın sırrına sahiptim. Belki biraz kederi hafifler. Hep aynı mağrur ifadesi vardı, hep aynı yükü taşırdı. Hep aynı saatte evden çıkar aynı sabun kokusuyla sokağı doldurur geçerdi. 

Köşedeki caminin ezan vaktinde bir gürültü duydum. Sabah sabah uyanmaya takatimin olmadığını fark ettim. Uyku denen deryaya daldım. Mahalleli kadınların tembellerin uyanma vakti dediği saatlerde uyandım. Oda havalanasın diye perdeleri açtım. Karşı komşumun perdesi olmadığı için komşular ayıplamıştı. Perdeleri sıkı sıkı örterim. Sabahında ilk iş hava alsın diye açarım sonra yeniden kaparım. Perde ,mahremiyettir. Sır taşır. Evin sırrını, kederini taşır. Sokak kalabalık. Çocuklar değil bir keder doldurmuş sokağı. Fırından dönen komşu çocuğu Remzi’ye seslendim. Hayırdır ne olmuş? Postacı Şükrü amca kalp krizi geçirmiş ölmüş. Evlerinin önündeki kalabalığa baktım. Sokağın ve mahallenin nüfusundan bir eksilince anılarını herkese pay ediliyor. Ona dair anılardan bana üleştirilmiş olanları fazlasıyla rahmet okutturacak anılardı. Biraz utandım da arkası top Reno’nun camına yazdığım yazıdan utandım. Kimseler görmeden silmeliyim. Zaten yazar yazmaz utanmıştım. Elimdeki çocuğu düşündüm “sen annesin” dedim. Yaşın küçük olabilir ama bir oğlun var. Bir süre sonra utancımdan alelacele kalabalığın kıyısına yanaştım. Dualar ettim o yazının silinmiş olması için ama kimseler akletmemişti. Avcumun içini cama sürdüm. Bazı yerlerde ellerimin izleri belirginleşti. Karısı Seyran’ın feryadını duyan koşuyordu. Mahallenin tamamı ordaydı, beni görenler “kendin bebek kadarsın bebeğin mi olmuş” diyorlardı. Bazı şeylere artık cevap verecek takatim yoktu. Bebeği görmek isteyen kem gözlü olmayan kadınlara bebeği gösteriyordum. Kem gözlü, nazarı yedi düvele değen Aliye teyzeden sakladım. Onun olduğu tarafa bile yanaşmadım. Kadınların kundağı açıp bakmalarıyla gözlerinde beliren mutluluğa şahit olmak hatta öpüp maşallah demeleri hoşuma gidiyor. Evin bahçesindeki tomruğun birinin üstüne oturdum. Onu battaniyeden dört duvarla çevrili bir yerde yıkadılar. Mahallenin camisindeki imam geldi. Gassal olmadığı için o yıkadı. Oğulları da yardım ediyordu. Bataniyelerle sarılmış dört duvarın üstünden sıcak suların buğusu yükseliyor. Yine ortalık sabun koktu. Şükrü amcanın sabunlarından. Vasiyetini yerine getirmek için Maraş’a götürüp kardeşinin yanına gömecekler. Reno’nun üstündeki demirlere tabutunu koydular. İple bağladılar. Şükrü amca sen kocaman adamsın düşmezsin dedim. Gözüm doldu ama ağlamadım. Kundağa sarılı çocuktan utandım. Reno kalabalığı yara yara çıktı. Reno’nun arkasından ellerimin izlerini seçiyorum. Kundaktaki oğluma bakıyorum, beyaz kundağa kir bulaşmış. 

6 Ağustos 2022 Cumartesi

Heybet Akdoğan / Bitmeyen Arayışımızın Savaşı

Ağustos 06, 2022 1
Heybet Akdoğan / Bitmeyen Arayışımızın Savaşı


İmkânlar isteklerimizle birlikte o kadar ilerliyor ki, zamanın bile dengesi bozuluyor. 

Biz insanlar, zaman kavramını unutalı çok oldu. Bunu zamanın kendi dengemizi zorladığından anlıyorum. İsteklerimiz, bizi doğadan ve doğal olanlardan çok uzaklaştırdı. Bu yüzden bizlerde artık doğal değiliz. Gülüşlerimizde sönmüş sıcaklıktan, konuşmalarımızda imalarla noktalanan cümlelerimizden anlayabiliyorum. İsteklerimiz bizimle, biz isteklerimizle rekabet hâlindeyiz. Hâliyle kendimizle de rekabet halindeyiz. Bir yerlere doğru koşuyoruz. Önceden bir yerlere doğru yürürken, şimdi kendimizi koşmak zorunda hissediyoruz. Koşmasak, ezileceğiz  hissine kapılıyoruz. Koştukça en çok geride kalanlar yine bizler oluyoruz. Bir yerlere varmak isterken yolun sonunu göremiyoruz. Bu yüzden zaman çok hızlı geçiyor. Hızlı geçen zaman içinde bizler düşünemiyoruz, duygulanamıyoruz. Duygulansak, kendimizi acınacak hâlde görüyoruz. Yoruluyoruz. Dinlenmek istesek, çok şeyler kaybedecekmişiz gibi; dinlenmiyoruz. Bir an endişelere kapılıyoruz. Korkular sarıyor tüm benliğimizi. Tüm bu olanlara bir cevap bulmak istiyoruz. Cevaplar bulmak isterken, sanki birilerine hesap vermemiz gerektiği hissine kapılıyoruz. Cevap/ cevaplar bulamadan koşmaya devam ediyoruz. Koştukça insan olduğumuzu unutup arzularımızın kölesi oluyoruz. Arzularımızın kölesi olurken de birilerinin amaçlarına daima hizmet ediyoruz. Bir insana aşık olurken, sevgiden önce isyanlarımız alevleniyor. Sanki aşık olduğumuz insandan alacaklı gibiyiz. Kaybettiklerimizi, korkularımızı ve kaygılarımızı aşık olduğumuz insanda arayıp, gidermeye çalışıyoruz. Aşık olduğumuz insanı severken, eksikliklerimizi görüp, sinirleniyoruz. Sinirlendikçe sevdiğimiz insana egemen olmaya çalışıyoruz. Sahiplenmeye çalıştığımız sevgilimizi sıkmaya gayret ediyoruz. Korkularımız çoğalıyor. Sanki kaybedeceğiz aşık olduğumuz insanı. Onu kaybetmemek için  çırpınırken, içimizdeki sevgiyi kaybedip, aşık olduğumuz insanı aldatmaya başlıyoruz. En sonunda sevdiğimiz insanı kaybediyoruz. Sonra yeniden sevilmek için korkularımızı büyütürek bekliyoruz, sevmek-sevilmek istiyoruz. Bize değer verenleri çoğu zaman önemsemiyoruz. Genellikle acımasız ve alaycı insanlarla oturmayı, gezmeyi, konuşmayı tercih ediyoruz. Bizlere onlar daha ilgi çekici geliyor. Hayattan yana yaralıyız. Kalbimiz acıyor. Gülüşlerimizde biraz öfke, dilimizin altında küfür nöbetinde kelimeler birikiyor. İntikam almak istiyoruz. O kadar intikamı alınacak yaralarımız var ki... Bu yüzden bir türlü; arkadaşlıklara, dostluklara, aşklara sıra gelmiyor. Bunun için bize değer verenler bir türlü yanımızda olamadılar. Bu yüzden erteledik bizi en çok sevenleri. Savaşımız bitmiyor.  Savaşmaya devam ediyoruz. Savaştıkça yalnız kalıyoruz. Yalnızlaştıkça daha çok hırslanıyoruz. Günü gelip yenilince de, bize değer verenlerin  bir tebessümüne muhtaç oluyoruz. Bir çoğumuz ayrı dünyaların insanlarıyız. Hepimizin farklı düşünceleri ve duyguları var. Oysaki aynı dünya içerisinde yaşıyoruz. Dünyanın neresinde olursak olalım aynı havayı teneffüs ediyoruz. 


Sadece severken aynı insanlar olduğumuzu hatırlıyoruz. Yalnız acı çekerken aynı yüreğe sahip olduğumuzu anlıyoruz. Farklı dillerin, farklı ırkların, farklı dinlerin ve bambaşka dünyaların insanları olsak bile, ancak ölürken her şeyden önce insan olduğumuzu kabullenebiliyoruz.



 

5 Ağustos 2022 Cuma

Özge Dirik / Vasiyet

Ağustos 05, 2022 0
Özge Dirik / Vasiyet


 

“ki en kötüsüdür,

ölümden sonra da istemek.”

Benden firar eden dünyadan,
son isteklerimi taşırken bana,
dikkat et; aynı olmasın torbanın rengi,
ayağına giydiğin galoşlarla.

Şu bizim yan odada,
Kürt kaşlı kız çok inledi dün gece,
boştu yatağı,
bugün iyileşmiş, tahliyesi olmuş,
inandıramadılar bana.

Bir uçlu sakla da göğsüne,
teninin kokusu olsun izmaritinde.
Bu yalnızlığı biz yaratmadık,
bilakis tütünü bile dost eyledik kendimize.

Ya sen,
ellerini yıkıyorsun bana her gelişinde,
benimle aynı gün ölecek olan alyansında,
bir sabun parçası,
ne demekse.

Yarın belki de son kez,
ziyaret saatini özleyeceğim yine,
yemek yiyeceğim,
tadını tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği,
mercimeğin içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi.

Giydiğin eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana,
beni yolcu eden akciğer
kediye atsan yemez
geç kalmayacak randevusuna.

Gidince çürümeyeceğini bilsem,
ellerimizi değiştirelim derdim.
Ellerimin ellerinde verdiği güzel ve uzun mola,
ayrılık Allah’ın emri,
ölüm olmasa…