İbrahim Tekpınar / Leylek Molası - Yaşama Uğraşı

26 Ağustos 2022 Cuma

İbrahim Tekpınar / Leylek Molası

 



Kökünden koparılırcasına ne zaman hırıldayan bir otobüsün içinde kendimi bulsam, camdan dışarısına aldanırım. Her defasında taştan bentlerle örülmüş sahanın içinde, tozu dumana katıp top peşinde koşan köylü çocuklarının samimi koşuşturmasına aldanır da katılmak isterim.

“Şofööör beeey! ben biraz annemin deyişiyle, el kapılarına aldandım Müsaitse inebilir miyim?” Yanlarından bir vızıltı olarak geçtik. Oysa okuldan kaçmış delikanlılar gibi kafama kravatı geçirip koştura koştura aralarına dalmak isterdim. Her defasında içimde ukde olarak kaldı. Bu sefer Dersim’in çok kedere şahit engebeli yollarında leylek molası verince arabayı stop ettirip leyleklere kandım. ”leylek leylek havada yumurtası tavada” Uzun ince bacakları, naif naif sallanışını izledim. Telefona usulca sarılıp beyaz yuvarlağa bastım. Birkaç ağacı ardımda bırakınca ateşin başında taşa oturmuş çobanı gördüm. El freninin gıcırtısıyla ileri savruldum. İçimden yol eşittir hız çarpı zaman dedim. “Tamam be Allah’tan bir formül öğrendin” deyip kendimi payladım. Kapısını açınca yan taraftan akan nehrin şırıltısı daha gürleşti. Tepesi karlı dağlardan aşağılara uğultu taşımışçasına Munzur uğulduyordu. İndim, bacaklarım araba sürmekten yorgun düşmüşlerdi. 

“Merhaba” deyip 

Afrika’da ilkel kabileye selam veren beyaz adamlar misali öylece kaldım. Eliyle bekle der gibi işaret etti. Kendi gibi uzun ince bir fidan dalından, kalem gibi bir şey yapmıştı. Taşa sürtüyordu ya da öyle görünüyordu. Bir süre sonra gözlerini belertip 

“masaya geçin geliyorum” dedi. 

Dönüp baktım, görünürde masa yok. 

“Masa? “deyip şaşırdım. 

Görmüyor musun yahu der gibi yassı bir taşı işaret etti. Oyunu sevmeye başladım. Geçtim masaya, araba sürmekten her tarafım tutulmuş olsa da volkanik sert taşa oturdum. Bir müddet sonra kalkıp kıyıma geldi. Selamlaşmak için ellimi uzattım. Ellerinde nasırlar vardı. Çatlamış ellerini avuç ayamın içine aldım. 

“Kusura bakmayın denetleme vardı da “dedi. 

Gülmedim. 

“Ne kusuru efendim”

Göğsündeki kabarıklık biraz daha hava alıp şişti. 

“Sizin ne vardı?” 

“Fırın vardı.”

Gerçekten ekmek fırınları için büyükçe elektrikli malzemeleri pazarlıyordum. Firma, şehirlere ürünlerini pazarlamam için araba tahsis etmişti. Bazen de yıldızları eksik ve içinde sobası olmayan, Yeşilçam Yıldızlarının sefil hallerini bir şekilde geçirdiği bir iki yıldızlı otellerde konaklayıp şehir şehir dolanıyordum. Fırın var deyince şaşırdı. Denetlenecek diye doğrulttum. Yol kenarındaki beyaz Clio’yu gösterdim. Arabaya doğru gidince biraz tedirgin olsa da kapısını açmam hoşuna gitti. Bindi, bacakları yere değiyordu. Arabayı biraz çalıştırıp bir araba boyu ilerleyip durdum. Şurada dedim. İnerken tevazu gösterip kendi kapısını kendisi açmıştı. Denetlediğim fırınlardan birinde bana verilen hediyelik ekmek ve pasta malzemelerinin içinde olduğu poşeti çıkardım. Munzur’un gürül gürül aktığı, uğultularının dibine geçip kulak kabarttık. Ateşinin dumanları bile hala menzilimizdeydi. Tansuuuuu!deyip seslendi. İrkildim. Çepiş keçi sese doğru koştu. 

“Tüm randevularımı iptal et. “ 

Tansu anlamsız anlamsız baktı. Sürtündü. Poşeti uzattım. Düğümlerini, kendi düğümlemiş gibi sakin sakin çözdü. Siverek’ten aldığım Siverek ekmeğini açtı. Kolu kadardı. Bir parça kopardı. İştahla çiğnedi. Buğdayı koklar gibi ekmeği kokladı. Krakerleri garip bir şekilde inceledi. Tansu’ya tattırdı. 

“Umarım ceza yazmazsınız başkanım “deyince,

bunu bekliyormuş gibi gülümsedi. 

“Bu seferlik ceza yazmıyorum. Bir daha eksiklikleri görürsem gözünün yaşına bakmam” dedi. 

“Eksikliklerimi en kısa sürede tamamlayacağım başkanım”

Kafasını salladı. “Makamımda size çay ikram edeyim” deyince yeniden arabaya bindik. Kapısını kendi açtı. İnip ateşin başına geçtik. Çaydanlık islenmiş ve kararmış olsa da fokur fokur kaynayan suyun buğusu yükseldi. Heybesinden çay çıkarıp attı. Bardakları naylondandı. Kırılmasın diye özellikle seçilmişti. Bana limon sarısı kenarlarında çizikler olan bir bardak verdi. Bardak sıcak çaydan eriyecek gibiydi. Krakerleri batırıp yemeye başlayınca o da aynısını denedi. Tansu yine koşa koşa yetişti. Yanaşmaya başlayınca sormamak için kendimi zor tuttum. 

“Tansu’ ismi ne güzel değil mi?” dedim. 

“Babam dedi Tansu Çiller hayranıydı. Bizim köyün odasına kocaman çerçeveyle Tansu Çiller portresi astıydı da herkesin maskarası oldu. Anam bile bazen darılırdı da babam aldırmazdı. Ajanslarda yeter ki adını duysun keyiflenirdi. Kazadaki Doğru Yol Partisi’ne gidip üyesi bile olmuştu. Hararetle onu eleştirenlere bir bir partinin yaptıklarını anlatır, Hz.İsa’nın havarileri gibi tebliğ ederdi. Köy köy, mahalle mahalle dolanırdı. Eve aş gerektiğinden çobanlığı da anneme kalmıştı. Annem dağ taş, keçileri güttü. Keçilere isimler verdi. Sarısına Tansu, tekke keçiye Sülü ,babama benzeyen karasına da Bavo diye isim verdi. Annemin kundağındayken keçilerle arkadaş oldum. Tansu benimde ilk arkadaşım. Babamsa iktidardan düşmeden arkadaşlığını kesti. Faili meçhuller arttı. Köyden topal İsmail’in oğlu Haydar kayboldu. Köy kahvesinde tartışmışlardı. Hain demişti babama, çok içerlenip Tansu’yu içine gömdü” Çayları tazeledi, senin ismin ne dedim. Duzgîn dedi. Düzgün? Hayır Bava Duzgı’nin ismi. Annemler türbesine gidip dua etmiş ve adak adamışlar. Onun ismini vermişler. Bana sormadı, sorsa zaten hikâyesi olmayan da bir isim Berk. Keşke adım sadece çocuk olsa. Ya da Edip olsa "babam bana neden Edip" deyivermiş?.. Kim bilir!.. Sanki doğduğum evde çok derin bir kuyu vardı da ondan. Çirkin, ama çok ucuza aldığı için çirkinliğini unuttuğu bir duvar saatine yıllarca bakmak zorunda kaldığından. Belki de... gitmekle tüketemediği camilerde, herkesin tanrısından ayrı bir tanrı keşfetmişti de, içinden söküp atmak istiyordu bunu. Bütün yaz taşıdığı, eve getirince de ona buna bağırmak hakkını böylece kazandığı bir sürü kavunlardan, taze sebzelerden, şeker ve çaylardan kurduğu suni yapıya kendini yakıştıramıyordu. Ya da bir çocuğu olsundu, adını Edip koysundu ve kendisi artık hiçbir şey yapmasındı. Belki de hiç konuşmayacaktı bile, yukarda bir odamız vardı, köşede pirinç bir karyola olan, işte odaya çekilip gökyüzünde kediler besleyecekti de annem yemeğe bile çağırmaktan korkacaktı onu. Belki de cinsel bakımdan bilge bir insandı: eve gelen yığınla misafirden, yolda rastladığı kadınlardan iyi yapılmış güzel diyebileceğimiz bir konsol, bir ayna ya da bir sürahiden binlerce çocuğu olmuştu da, beni onlardan ayırvermek istemişti.” ne bahçemizde kuyu vardı. Ne de babamın benden başka çocuğu. Bu Edip şair Edip’ti başkasının çocuğuydu Duzgîn gibi. Bende bazen başka bir annenin sezeryan izlerini sıvazlayıp bak bu sensin deyip belki sızlandığı belki madalya gibi taşıdığı birinin oğlu olmak isterdim. Bağbozumu zamanı üzüm toplayan kızları annem hamaratları ve gelin adayların çağırtıp maharetlerini sergilesin de mürüvvetimi düşünsün isterdim. 

Güneş dağların ardına sürülerle koşan yaban keçilerini korumak için saklanmak üzereydi. Ateşi söndürdük. Üstüne iki buçuk litrelik kola şişesindeki suyu boca ettik. Tıslayan közlerin sesleri ve yanık odun kokusu yayıldı. Duman, harlanmış közlerin pes edişine şahitmişçesine ince bir sızıyla göğe yükseldi. Duzgîn’se  alışıldık tepeleri arşınlamış olmanın olağanlığıyla, evine yalnız dönen kuşun alışıldık dönüşüyle vedalaşmadan yürümeye başladı. Arabayı kitleyip kunduralarla ne kadar yürünebilirse yürüdüm. Köye yaklaştık, köyün içinde sahiplerine yaranmak isteyen köpeklerin ulumaları işitiliyordu. Bir de horozların ötüşleri. Sarıldım, kalbi kalbime denk gelsin diye dizlerimin üstüne çöktüm. Yamalanmışçasına diz kapaklarım tozlandı. Silkelemedim. Duzgîn önde, elleri arkasında, keçilerse onu tanıyormuşçasına peşi sıra nokta kadar oldular. Gözlerim aldatmıyorsa bu nokta, bir öykünün son cümlesindeki nokta kadardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder