İbrahim Tekpınar /Filleh’in Duvarı - Yaşama Uğraşı

17 Ocak 2023 Salı

İbrahim Tekpınar /Filleh’in Duvarı




             “Duvarlarına takvimler asan evlere bir türlü benzeyemedik” Oğuz Atay


Sakalları çene altından boğazına kadar çıkmış, tıraş olmaktan usanmış sivil giyimli memur, göz ucuyla, hüviyetimdeki asabi suratlı, fotoğrafa bakıp beni teyit etmeye çalışırken ki afallayan bakışlarının ağırlığını hissettim. 

“Yok” deyip kaşlarını kaldırdı. “İsminiz çok garipmiş” dedi. Bu sefer de anlatmaktan usandığım “Yok oluşumun” meselesini tekrarlamayacaktım. Buna maruz kalmaktansa mahkemeye başvurup “Edip” yazdıracağım. Keşke babamlar da Edip deselermiş ya! "babam bana neden Edip" deyivermiş?.. Kim bilir!.. Sanki doğduğum evde çok derin bir kuyu vardı da ondan. Çirkin, ama çok ucuza aldığı için çirkinliğini unuttuğu bir duvar saatine yıllarca bakmak zorunda kaldığından. Belki de... gitmekle tüketemediği camilerde, herkesin tanrısından ayrı bir tanrı keşfetmişti de içinden söküp atmak istiyordu bunu. Bütün yaz taşıdığı, eve getirince de ona buna bağırmak hakkını böylece kazandığı bir sürü kavunlardan, taze sebzelerden, şeker ve çaylardan kurduğu suni yapıya kendini yakıştıramıyordu. Ya da bir çocuğu olsundu, adını Edip koysundu ve kendisi artık hiçbir şey yapmasındı. Belki de hiç konuşmayacaktı bile, yukarda bir odamız vardı, köşede pirinç bir karyola olan, işte odaya çekilip gökyüzünde kediler besleyecekti de annem yemeğe bile çağırmaktan korkacaktı onu. Belki de cinsel bakımdan bilge bir insandı: eve gelen yığınla misafirden, yolda rastladığı kadınlardan iyi yapılmış güzel diyebileceğimiz bir konsol, bir ayna ya da bir sürahiden binlerce çocuğu olmuştu da, beni onlardan ayırıvermek istemişti.” Edip Cansever. Ne bahçemizde kuyu vardı. Ne de babamın benden başka çocuğu. Bu sefer ne olmuştu? Bildiğim, bana dair en eski iz babamın ajandasındaydı. Bankanın eşantiyon olarak dağıttığı ajandanın sayfalarının arasında eğik ve acele yazılmış bir mavi kalem izi. Yumurta ve soğan kokusu da süsü. Çünkü; annem hasta, babamsa menemenin üstüne yumurta kırmış da üstüne uyumsuz tencere kapaklarından birini koyup beklerken “Yirmi iki temmuz bin dokuz yüz seksen sekiz. Oğlum doğdu. Adı bile yok.” Bile uzamış. Annem sırtını rüzgâra verip tahtadan atlarla çekip gitmiş. Ardından bakakalmışız. Oğlan olursa adını ben koyarım deyip kavilleşmişler. Adımı koymadan, sırtımı okşamadan gitmiş de yasında isimsiz bebek olarak ağlayıp durunca konu komşu bilmedik memeler uzatmışlar. Cumhuriyetle yaşıt fakat ihmal edilmiş kırk bin nüfuslu kasabadaki kadınların çoğu süt annem oluvermiş. Okula başladığım gün başımı okşamalarından, öpmelerinden geç kalmıştım. İsmim okunduğunda yeni atanmış ve tez elden memleketi eş durumundan terk etmeye yemin eden gözlüklü “Dünya” Öğretmen de afallamıştı. Babamı çağırtmış ve   tanıştıktan sonra da onunla adı çıkınca, on beş tatilde tayinini istemişti. Babamsa peşi sıra Sivas’ın dağ köylerinden birine gidince buz gibi merdivende tam üç gün beklemiştim. Dizime kanne batmıştı da kanımın kokusunu almıştım. Kuruyup bordo bir lekeye dönmüştü de kanım merdivende iz gibi kalmıştı. Pantolonum sürtündükçe siliniyordu. Acıktığımı, ellerimin titremesinden anladım. Annemden yadigâr tek şey “şeker hastalığı” bu yaşta şeker mi olurmuş diyen derdini anlatan yaşlı teyzelerden de usandım. Ellerim işaretler çakınca Fillehlerin evinden süt almaya gitmeye karar verdim. Sandalyeyle yetiştiğim dolaptan küçük metal bir kova çıkardım. Kulpu sarı olan kovayı, yoğurt ve süt almak için kullanıyorduk. Sokağın kara taşlarının karnına basa basa gittim. Fillehlerin tahta kapısını çaldım. Gazal’ın ayağı aksıyor. Yavaş yavaş kapıya doğru gelirken sesleniyor. İşitiyorum. Kapı inleyen bir hayvan gibi açıldı. Rüzgarıyla savrulacaktım sanki, bahçesinde kocaman çınar ağacı vardı. Hışırdar dururdu da mahalleli seslerini işitmezdi. Kılıç artığı Filleh Sabri ve Gazal’ın inlemelerini kimseler işitmezdi. Kanlı pantolonuma baktı. Kolumdan tutup içeri çekti. Nahitlerle örülmüş taş avluya oturtup, fotoğraflarını ara ara bakkalın önündeki kalabalığa göstermek için girdiği tek göz odalarına gitti. İçerden sesler gelmeye başladı. Bakır teyşti getirdi. Onunla birlikte bastonuyla Sabri amca geldi. Utancımdan küçüldüm, itiraz etmedim. Üstümden elbiseleri attıkça küçüldüm. Ağaçtaki yaprağa döndüm de rüzgârı bekledim. Sıcak suları başımdan aşağıya döküp, göz yakan sabunlarla ovdu. Havlularla kuruladı. Tek göz odasına götürdü. Beyaz badanayla boyanmış duvarda bir çerçeve asılıydı. Dört çocuk, saçları kömürlüğümüzdeki kömürler kadar kara bir kadın ve pala bıyıklı bir adam vardı. Bir de dudaklarında deq olan bir kadın vardı. Gözlerinden şefkat fışkırıyordu. Fırından dönen Gazal teyzeyle birlikte mahalleli kadınlar da birer birer uğruyordu. Pantolon getirmişlerdi bir de “GESE” forması. 

Sokağı baştan başa yarıp koşturabilirdim. Üstümdeki formanın hakkını vermek için evlerden içeri camları şangırdatan goller yollayabilirdim ama hiçbirini yapmadım. O formayı sahada terlemişçesine terleyerek giydim. Gözümse duvardaki çerçevede, ölüm ne genç görünüyor fotoğraflarda!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder